“`html
Suriye Gündeminde Çok Seslilik: Medya Analizi
Esad rejiminin devrilmesinin birinci yılı itibarıyla, Türkiye medyasında yer alan Suriye haberlerini inceledik. Anadolu Ajansı, Yeni Şafak, Sabah, Sözcü, Evrensel ve Mezopotamya Ajansı tarafından yapılan haberlerle, Suriye’yi takip eden farklı gazetecilerin görüşlerini derleyerek, bu süreçte çeşitli medya organlarının nasıl farklı narratifler geliştirdiğini gözlemledik.

İstikrar mı, Belirsizlik mi?
Türkiye’nin medyası, Esad’ın düşüşünün birinci yılını ve yeni Suriye Geçici Yönetimi lideri Ahmed Şara’nın yönetimini nasıl yansıttı? Farklı haber kaynakları, olaylara farklı açılardan bakarak belirgin ayrışmalar geliştirdi.
Medya dilindeki farklılık, ilk aşamada belirginleşti. Bazı haber ajansları “geçiş yönetimi”, “istikrar arayışı” ve “normalleşme” terimlerini kullanırken, diğerleri “belirsizlik”, “hak ihlali” ve “katliam iddiaları” gibi daha karamsar tanımlamalar tercih etti.
Anadolu Ajansı, Ahmed Şara’nın yönetimini “devletleşme” ve “tek merkezli ordu” gibi kavramlarla betimledi. “Umut”, “özgürlük” ve “kurtuluş” gibi ifadeleri ön plana çıkardı. Ancak, geçiş dönemi riskleri ve çatışmalar göz ardı edildi.
Yeni Şafak, bu dönemi “zafer” ve “birlik” gibi metaforlarla değerlendirdi ve yeni yönetimin meşruiyetini sembolik kutlamalarla pekiştirmeye çalıştı.
Sözcü ise gelişmeleri daha sınırlı bir perspektiften, çoğunlukla Türkiye’nin güvenlik endişeleri çerçevesinde ele aldı. Yeni yönetimin meşruiyetine dair tartışmalara girmedi; sadece “Türkiye açısından riskler” konu başlığında değerlendirmeler yaptı.

Evrensel Gazetesi ve Mezopotamya Ajansı ise Şara yönetimini ele alırken, özellikle Alevi, Dürzi ve diğer azınlık grupların durumuna odaklandı. Esad sonrası dönemi, yalnızca siyasi bir geçiş değil, azınlıklar açısından da artan riskler ve şiddet iddialarıyla yorumladılar. Bu mecralarda, hak ihlali
Aralık ayında Türkiye medyasında, Esad rejiminin yıkılmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen 8 Aralık tarihi ortak bir dönüm noktası olarak ele alınmadı. Şara yönetimi, çeşitli ideolojik yaklaşımlara göre ya meşru kabul edildi, ya “güvenlik riski” olarak tanımlandı ya da genel olarak hak merkezli bir mesele olarak gündeme getirildi.
SDG – ŞAM GÖRÜŞMELERİ VE “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” ANLAYIŞI
1-31 Aralık 2025 tarihleri arasında, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam arasında yapılan görüşmelerin, “Terörsüz Türkiye” söylemiyle ilişkisi nasıl ele alındı? SDG’nin farklı sıfatlarla (örn: “YPG/PKK terör örgütü”) tanımlandığı gözlemlendi.
Anadolu Ajansı ve Yeni Şafak gibi kaynaklar, SDG’yi bir terör örgütü haline getirirken, “entegrasyona karşı duran yapı” ve “oyalama politikası izleyen aktör” olarak tanımlandı. SDG, merkezi otoriteye katılması beklenen, ancak “sabrı zorlayan” bir güvenlik problemi olarak öne çıktı.
Sözcü de, bu aktörün güvenlik perspektifiyle ele alınmasını sağladı, ancak doğrudan kriminalizasyon yapılmaktan kaçınıldı. Örneğin “SDG’de 100 bin terörist var” gibi başlıklarla, Türkiye açısından tehdit iddialarını ön planda tuttu. Evrensel ve Mezopotamya Ajansı, SDG’yi daha dengeli bir şekilde, siyasi bir aktör olarak yorumlayarak, adem-i merkeziyetçilik, kadın hakları ve yerel yönetim taleplerini vurguladı.
10 Mart Mutabakatı ve Gelecek Belirsizlikleri
Suriye Geçici Yönetimi Lideri Ahmet Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi arasında imzalanan 10 Mart Mutabakatı, yerel azınlık haklarının güvence altına alınmasını ve SDG gücünün Suriye ordusuna entegrasyonunu öngörüyordu. Fakat, bu süreç belirli belirsizliklerle dolu geçti. Anlaşmaya dair farklı yorumlar ortaya çıktı, bir taraf “anlaştık” derken diğeri “hayır anlaşmadık” diye yanıtladı.
Birçok medya organı, bu mutabakatı “SDG’ye tanınan bir süre ve “sabır testi” olarak sundu. Anlaşmanın ilerlememesinin sorumluluğunun büyük ölçüde SDG’ye yüklenmesi dikkat çekti.
Sözcü, süreci daha çok müzakeredeki belirsizlikler ve kriz ihtimalleri üzerinden ele alırken, Evrensel ve Mezopotamya Ajansı, askeri baskının alternatifi olarak siyasal bir zemin yaratmaya çalıştılar.

Türkiye, Suriye’ye askeri müdahale seçeneğini gündemde tutarak, “Terörsüz Türkiye” anlayışını destekleyen bir çatı oluşturmaya çalıştı. Bu bağlamda, entegrasyon gerekliliği ve operasyon ihtimali öne çıkarıldı. Bununla birlikte, olumlu bir yaklaşım sergileyen Evrensel ve Mezopotamya Ajansı, Türkiye’nin iç sorunlarını Suriye’ye taşıma riski üzerinden eleştirilerde bulundu ve barışçıl bir yaklaşım benimsendi.
Aleviler ve Dürziler: Federalizm ve Katliam
Alevi ve Dürzi gruplar tarafından dile getirilen adem-i merkeziyetçilik ve federalizm talepleri, medya tarafından sıklıkla “provokasyon” veya “katliam” olarak yansıtıldı. Bu durumu takip ederken, Türkiye medyasındaki yaklaşım genellikle olayları güvenlik tehdidi olarak görmeyi içerdi.
Alevi ve Sünni kitleler arasında yaşanan çatışmalar, çoğunlukla kimlerin provoke ettiğine dair sorularla ele alındı. Anadolu Ajansı, Sabah ve Yeni Şafak, Aleviler ve Dürzilerin çatışmalarını ya dışarıda bıraktılar ya da bunları sadece “iddialar” ve “çatışmalar” olarak nitelendirdiler. Sözcü, mezhepsel gerilimi öne çıkardı. Evrensel ve Mezopotamya Ajansı ise olayları daha sorgulayıcı bir üslupla, “katliam” ve “sistematik şiddet” olarak tanımladı. Ayrıca, bu mecralarda kadına yönelik şiddet, kaçırma ve cinsel istismar gibi iddialara yer verildi.
Anadolu Ajansı ve diğer bazı medya organları, Alevi ve Dürzi grupların şu anki durumu provokasyon veya ayrılıkçılık olarak tanımlamaktan kaçınmadı. Oysa Evrensel ve Mezopotamya Ajansı’nda, temel talepleri hak arayışları ve siyasi temsillere ilişkin vurgular yapıldı. Bu mecralarda, yönetimin bu gruplara karşı olan sorumluluğu açıkça dile getirildi ve çözüm önerileri olarak askeri yöntemlerin değil, federatif bir düzenin geliştirilmesi gerektiği önerildi.
Gazetecilerin Gözüyle Suriye Haberciliği
Süreç içinde gazetecilerin Suriye ve Türkiye’deki gelişmelere dair görüşleri, medyada karşılaşılan kör noktaları gün yüzüne çıkardı. Al Monitor’dan Amberin Zaman ve Evrensel yazarları Hediye Levent ile Fehim Taştekin’in sayfaları, Türkiye’nin sahadaki olayları nasıl sınırlı bir düzlemde ele aldığını gösteriyor. İfadelerde, “Sahadaki gerilimler çoğu zaman sosyal medya ve yerel tanıklıklar üzerinden görünür olabiliyor.” vurgusu yapıldı.
Fehim Taştekin, Esad sonrası Suriye’nin analizini yaparken, Türkiye’deki haberlerin çoğunlukla tek taraflı olduğunu belirtiyor. Doğan Cihan, kendi paylaşımında Türkiye medyasının Suriye’deki etnik ve mezhepsel çeşitliliği yeterince ele almadığını ifade etti.
Suriye kaynaklı haberler, haksız yere aktörlere göre şekillendirilmiştir. Gazeteci Hediye Levent, Alevi ve Sünni topluluklar arasındaki gerilimlerin medya dilinde çarpıtıldığını belirtiyor: “Daha çok bir mezhep savaşı varmış gibi gösteriliyor. Oysa sahadaki mesele, sistematik bir güvenlik ve yönetim sorunudur.”
Özellikle IŞİD’e dair haberlerde benzer bir sorun mevcut. Taştekin ve Cihan, palmiradaki saldırıda fail analizinin aniden değişebildiğine dikkat çekiyor: “Bu tür olaylar, kimin aslında sahadaki etkene daha yakın olduğunu anlamayı zorlaştırıyor.” Amberin Zaman ise IŞİD ile mücadelenin gerçek aktörlerinin göz ardı edildiğine özel bir parantez açtı. “Türk medyasında İŞİD tartışmalarında en büyük darbeyi vuran SDG oldukça göz ardı ediliyor.”
Belirsizliklerle dolu bir ortamda, Türkiye medyasının Suriye’ye dair analitik gözlemleri, sahadan kopuk bir raporlama anlayışına dönüştü. Faruk Bildirici, Türkiye’nin Suriye’deki sorunları halletmedeki zorluklarının, sahadaki gözlemlere ve bağımsız haberciliğin anlamına duyulan ihtiyaç ile bağlantısını ortaya koyarak eleştirdi.
“`